Paranormal olaylar, gizemli olaylar, ilginç hikayeler, doğaüstü olaylar bu başlıklara benzer ilgi çeken ne kadar çok konu olduğunu tahmin edebilirsiniz. Bu yazımızda sizler için Dünya’da yaşanmış en gizemli olayları inceliyoruz.

Paranormal olaylar - Bilinen en gizemli 13 Paranormal hikaye !
Paranormal olaylar

Dünya üzerinde yaşanmış ve sırrı çözülemeyen Paranormal olaylar ;

Philadelphia Deneyi – Işınlanan Gemi ve Gerçek Hikayesi

Paranormal olaylar dediğimizde Philadelphia Deneyi’nden bahsetmezsek olmazdı. Bu olay yaşanmış en ilginç hikayeler arasında yer alıyor. Kısaca Amerikan Ordusunun bir savaş gemisini ışınlanmasını konu alıyor.  Bu olay sonrası ortaya çıkan detaylar bir hayli ilgi çekici.

Philadelphia Deneyi 1943’te Amerika Birleşik Devletleri Donanması’na ait USS Eldridge’i destroyeri, Philadelphia’dan Norfolk’a ışınladığı iddia edilen olaydır. Ayrıca deneyde geminin çıplak gözle ve radar ile görünmez hale getirildiği söylenir. Çoğu insan, olayın bir aldatmaca olduğuna inanıyor, ancak bazıları olayın gerçekleştiğine ve aksi yöndeki iddiaların olayı örtbas etmek için olduğuna inanıyor. Peki, gerçek hikaye nedir?

Philadelphia Deneyi – Işınlanan Gemi

Philadelphia Deneyi’nin hikayesi, 1943 Ekim Norfolk, Virginia’da başlıyor, ancak bu hikaye olaydan on yıl sonra gün yüzüne çıktı. İddiaya göre, SS Andrew Furuseth gemisi mürettebatı 28 Ekim  Norfolk gemisi açıklarında bir geminin aniden ortaya çıktığına şahit oldu. Geminin Philadelphia, Pennsylvania’dan geldiği söyleniyor. Işınlanan gemi ilk olarak ortadan kayboldu. Görünmezlik ve geminin ışınlaması birbirinden iki farklı olaydı. İddiaya göre deneyde geminin radarlara görünmez hale getirilmesi amaçlanıyordu fakat beklenmedik bir şekilde gemi ışınlandı.

USS Eldridge Norfolk’a ulaştığında, bir şeylerin ters gittiği açıktı. Yolculuk sırasında mürettebattan bazıları ortadan kayboldu diğerleri ise delirdi. Mürettebattan bir kaçı ise saydam bir biçimde gözüküyordu. Birçoğu ise gemi güvertesine kaynamıştı. Belki de bu nedenle ABD ordusunda bu teknoloji kullanılmıyordur.

Carl Allen’nin İddiası

Philadelphia Deneyinin öyküsü, takma adı Carl Allen ya da “Carlos Allende” adında bir adamdan geliyor. Carlos, USS Eldridge’in Norfolk’a (Virginia) geldiğinde olayın nasıl olduğuna dair ayrıntılı bir makale yazdı. Yazmış olduğu bu makaleyi ABD Donanması Deniz Araştırma Ofisi’ne gönderdi. Daha sonra bu hikaye bir şekilde basına sızdırıldı.

Carlos Allende makalesinde, Philadelphia Deneyi’nin Einstein’ın “birleşik alan teorisi” tarafından mümkün olabileceğini yazdı. Einstein, Carlosa bu olayın nasıl olabileceğini anlattı. Bu, doğrudan bir kanıt olmamakla birlikte olayın gerçekleşme ihtimalinin olabileceğini desteklemektedir. Bu tür hikayelerin teorilerini ünlü bilim adamlarına dayandırması karşılaşılan bir durumdur. Genellikle bu teorileri çürütmek kolaydır çünkü ünlü bilim adamlarının çalışmaları yakından takip edilir. Einstein’ın Carlos Allende ile bir araya geldiğine dair hiçbir kanıt yoktur fakat iddialar bulunmaktadır.

Kanıtlar ne diyor?

USS Eldridge savaş gemisinin 1943 Ekim’inde nerede olduğunu tam olarak bilinmektedir. Bu kayıtlar şu anda halka sunulmaktadır. Kayıtlara göre, gemi Ekim 1943’te Philadelphia’nın yakınında dahi değildi. SS Andrew Furuseth gemisi iddia edilen deney tarihinde Norfolk’ta değildi. Ayrıca, Philadelphia Deneyi zamanında teknenin komutanı olan William S. Dodge, garip bir şey görmediğini söyledi.

Tüm iddialardan sonra, Deniz Araştırma Ofisi olay hakkında bir soruşturma başlattı. ABD Donanmasının ışınlanma konusunda deneyler yaptığına dair herhangi bir kanıt bulamadılar. Elbette, gemileri görünmez veya ışınlanacak şekilde tasarlamak her zaman ilgi çekici olmuştur. Ancak ABD Donanmasında böyle bir teknoloji mevcut değildir.

Philadelphia Deneyi Filmi

1984’e gelindiğinde. “The Philadelphia Experiment”  adlı film ortaya çıktı. Filmde, bir gemiye yerleştirilen iki adam, gemiyi radar için “görünmez” hale getirme denemesinden sonra zamanda yolculuk yapıyorlardı. Bir gemicinin bedeninin kısmen geminin güvertesine yapıştığı görüntü, bu efsanenin devam etmesine katkı sağlayacaktı.

1994 yılında, Jacques F. Vallee, Philadelphia Deneyi hakkında bir makale yazdı. Daha önce de olayla ilgili yazılar yazmıştı ve o zamanlar, olay hakkında bilgiye sahip olan herkesin onunla iletişim kurmasını istemişti. Bir kişi onu konu hakkında konuşmak için aradı. Edward Dudgeon, 1942-1945 yılları arasında USS Engstrom gemisinde bir elektrikçi olarak görev yapmıştı. Engstrom savaş gemisinin 1943 yazında Philadelphia’da olduğunu söyledi. İşinin doğası gereği, USS Eldridge’deki gizli ekipman odasına erişebiliyordu. Vermiş olduğu bir röportajda olayı şu şekilde anlatıyor:

Degaussing: İstenmeyen bir manyetik alanı nötr hale getirme sürecidir.

1951’de ABD, Eldrige’i Yunanistan’a devretti. Yunanistan, Soğuk Savaş sırasındaki ortak ABD operasyonları için gemiyi kullandı. USS Eldridge, beş yıl süren hizmetten sonra bir firmaya hurda olarak satıldı.

Sonuç olarak, Einstein’ın katı nesnelerin görünmezliğini ve ya ışınlanmayı amaçlayan bir askeri bir projede bulunduğunun kanıtı yoktur. Ancak, USS Eldridge’in 28 Ekim 1943’te Philadelphia ve Norfolk’ta bulunduğunu iddia edenler bulunmaktadır. Ayrıca olaya tanık olan başka kişilerin de iddiaları var. Philadelphia Deneyi sizce de bir efsane mi? Yoksa bilim askeri amaçlar uğruna bu kadar ileri gitmiş olabilir mi?

Yaşanmış paranormal olaylar arasında ilgi çeken bir hikaye de Günther Stoll’un kaybolmasıdır. En ilginç hikayeler arasında bu kaybolma olayı başı çekiyor. Kısaca delirdiği düşünülen bu adam arkasında anlaşılamayan bir not bırakarak ortadan kaybolur. Daha sonra adamın bir cinayete kurban gittiği anlaşılacaktır.

YOGTZE – Günther Stoll’un Son Gecesi

1984’de işsiz bir Alman gıda teknisyeni olan Günther Stoll, bir süredir devam eden paranoyak bir olaydan şikayet etmeye başlamıştı. Birden fazla defa karısına peşinde birilerinin olduğundan bahsederdi. Görünüşe göre “onların” uzun zamandır onun peşinde olduğuna inanıyordu. Tüm bu olanlar gittikçe kötüleşecek ve bir akşam büyük bir trajediye sebep olacaktı. Ortaya çıkan garip gizem YOGTZE-Fall olarak adlandırıldı. Bu hikaye insanların olayın gerçek mi yoksa Günther’ın paranoyası mı olduğunu merak etmesine sebep olacaktır.

25 Ekim gecesi, Günther Stoll birden ayağa kalkıp “Jetzt geht mir ein Licht auf!” Diye bağırarak bir sandalyeye oturdu. Bunun anlamı “Şimdi anladım” veya “Şimdi anlıyorum. ! ” demekti. Stoll boş bir kâğıt parçası kaptı ve aceleyle YOGTZE ya da YO6TZE harflerine benzeyen şeyleri karaladı. Stoll aniden VW Golf marka aracıyla evden ayrıldı ve daha sonra en sevdiği bara uğradığı görüldü. Bir söyledi ve bir yudum kadar çekmeden önce, Stoll aniden yere düştü. Buna şahit olanlar Stoll’ın hiçbir şekilde sarhoş olmadığı konusunda ısrar etti, ancak bir konuda sıkıntılı veya endişeli görünüyordu. Stoll daha fazla beklemeden bardan ayrıldı.

Çocukluğundan beri tanıdığı yaşlı bir kadının evinde ortaya çıkana kadar, iki saat boyunca Günther Stoll’dan bir iz yoktu. Kadın saatin çok geç olduğundan dolayı Günther’ın eve dönmesi konusunda ısrar etti. Günther bunu kabul etti ve gitmeden önce bu gece korkunç bir olay olacağını söyledi.

Kaza mı? Cinayet mi ?

İki saat sonra, bu kelimeler ürkütücü biçimde gerçek oldu. Sabah saat 3 civarında, iki kamyon şoförü, Autobahn A45 kenarında ağır hasarlı bir VW Golf buldu. Bir sürücü en yakın yol kenarındaki acil telefona giderken, diğeri otomobilin içerisine bakmaya gitti.

Günther Stoll mucizevi bir şekilde hayattaydı. Tamamen çıplaktı ve kamyon şoförleri onu bulmadan hemen önce arabada dört yolcu daha olduğunu gördü. Dört yolcu da kamyon şoförlerinin gelmesiyle kaçmıştı. Bu yolculardan hiç biri Günther’ın arkadaşı değildi. Ne yazık ki, Günther Stoll hastanede hayatını kaybetti.

Soruştuma başladığında YOGTZE’nin gizemi de başlamış oldu. Otopsi sonucuna göre Stoll’a bir araba çarpmıştı ve müfettişler Stoll’a araba ile çarpan kişilerin olaya kaza süsü vermek için stoll’un arabasını alarak otoban kenarına getirdiğini belirlediler. Olay bir cinayet gibi gözüküyordu ve kayıtlara bu şekilde geçti. Müfettişler kamyon şoförlerini bağımsız olarak sorguladılar ve her ikisi de olay yerinde bir yabancıyı gördüğünü söyledi. Bu adam her kim ise, parlak bir ceket giyiyordu ve arabanın etrafında yürüyordu. Yabancı, kamyon şoförlerinin gelmesi ile ortadan kayboldu.

Günther Stoll’ın aracında neden dört erkeğin olduğu hiç bir zaman anlaşılamadı. Asıl olay yeri bulunmadı ve hiç kimse Stoll’un notunda yazanın ne anlama geldiğini bilmiyor. Fakat bazı teoriler mevcut.

YOGTZE ‘nin anlamı nedir?

Stoll’un evden ayrılmadan önce yazdığı notun asıl anlamı, tüm soruşturmayı çözmenin anahtarı ya da tüm tesadüflerin en tuhaftır. O geceden beri, notun anlamı hakkındaki söylentiler her yere yayıldı. Stoll’un düşüncelerini etkileyen bir tür akıl hastalığı olduğuna inananlar da var.

Daha muhtemel bir teori ise notun ‘YOGTZE’ bir plaka numarası olduğuydu. O harfi 0 rakamı olabilir, 2 rakamı Z harfi olarak yanlış anlaşılmış olabilir ve 6 rakamı G ile karıştırılmış olabilir.

Bazı insanlara göre, YO6TZE bir Romen radyo istasyonunun çağrı işaretidir ve notun gerçek anlamı bu olabilir. Fakat bunun o gece olanlar ile bir alakası yoktur. Stoll bir gıda mühendisi olduğu için son üç harfin anlamı yoğurtlarda kullanılan bir çeşit tat verici olabilir. Ancak bu ilk üç harfin anlamını açıklamıyor.

Bazı insanlar YOGTZE’nin Zigot için bir anagram olabileceğini öne sürüyor. Bir zigot, çok hücreli organizmaların en erken gelişim aşamasıdır. Bu terim, birleştirme anlamına gelen eski Yunanca bir kelimedir. Zigot, bir çift gametten (erkek ve dişi üreme hücreleri) oluşur ve yeni bir birey oluşturmak için her gametten genetik bilgi içerir. Genetiği değiştirilmiş yiyecekler yeni bir şey olmayabilir. Bu teori genel olarak kabul edilmektedir, ancak bu cinayetin nedeni olabilir mi?

Stoll’un evde otururken birilerinin yiyeceklerin genetiğini değiştirdiğini anlamış olabilir. Bu kişi veya kişiler, Stoll’un olası bir güvenlik riski olduğundan ve hatta potansiyel bir ihbarcı olduğundan şüphelenmiş olabilir. Stoll, bu bilginin karısını da tehlikeye sokabileceğinden öğrendiklerini kağıda şifreli bir şekilde yazmış olabilir.

Stoll en sevdiği bara geldiğinde, yere düşmesine neden olan birini görmüş olabilir. Belki de bu noktada, düştü ve kafasını vurdu. Belki de Stoll’dan bahsettiği dört kişiden biri ya da birkaçı, trafik kazasına karışmadan onu bardan çıkardı. Orijinal plan Stoll’u susması için korkutmak olabilirdi; ama bu onun ölümü ile sonuçlanan bir olaya dönüştü.

Günther Stoll’un son gecesi için bir çok teori bulunmaktadır.. Ancak, hiçbiri soğuk bir Alman gecesinde bir arabanın içinde neden çıplak olduğunu açıklayamıyor. Senin teorin nedir?

Açıklanamayan gizemli olaylar içerisinde günümüzde halen yeri ve nedeni belirli olmayan bir olay var! UVB-76 frekansında bir radyo kanalı yaklaşık 50 yıldır aralıksız yayın yapıyor. İlginç olaylar arasında gösterilen bu radyo istasyonun yeri belli değil.  Fakat yıllar boyunca yapılmış olan yayınlara yansıyan olaylar radyonun amacı hakkında birkaç teoriyi ortaya çıkarıyor.

UVB-76 – 50 yıldır yayın yapan radyo frekansı

UVB-76 Rusya’nın bilinmeyen bir bölgesinden yapılan radyo yayını olarak biliniyor ve yıllardır insanları şaşırtmaya devam ediyor. Bazen değişen ancak sürekli yayın yapan UVB-76 radyo frekansının sırrı henüz çözülmüş değil. Amacı bir meteoroloji istasyonu kadar zararsız olabilir, ancak etrafını saran gizem karşı konulamaz.

UVB-76, yıllardır yayın yapan bu frekansın ismidir. Yakın zamanlarda bu frekans MD2hB bandında yayın yapmaya başladı. Bu değişikliğin radyo frekansının uzak ve zor ulaşılan bir konumda yayın yapmasından dolayı kaynaklandığı düşünülüyor.

UVB-76 tam olarak nedir?

UVB-76 adı verilen kısa dalga frekansı 4625 kHz’de çalışan bir radyo istasyonudur. Ruslar buna “Hummer” diyor ve diğer insanlar ise çıkardığı ses nedeniyle “Buzzer” olarak tanımlıyor. Frekans sabit bir hızda dakikada yaklaşık 25 vızıltı tonu yayar. Her vızıltı, aralarında 1 ila 1.3 saniye aralıkla yaklaşık 1.2 saniye sürer. Frekans sadece Rusça konuşan birisi tarafından kesilir.

UVB-76, 70’li yılların sonlarından veya 80’li yılların başlarından bu yana yayın yapıyor. Yapılan yayınlarda son dönemde değişikler olmasına rağmen keşfedildiği tarihten bugüne hiç kesilmeden yayın yapıyor.

UVB-76 yayınının harfleri ve sayıları içeren bir kodlama olduğu düşünülmektedir. Örneğin, 21 Şubat 2006 tarihli yayın; UVB-76, UVB-76. 75-59-75-59. 39-52-53-58.5-5-2-5. Konstantin-1-9-0-9-8-Tatiana-Oksana-Anna-Elena-Pavel-SCHUKA. Konstantin-8-4. 9-5-5-Tatiana. Anna Larissa Uliyana-9-4-1-4-3-4-8.

Yayın esnasında arka plandan ses ve müzik duyulduğu için yayının açık bir mikrofondan yapıldığı düşünülüyor 1 Eylül 2010’da 38 saniye boyunca “Kuğu Gölü Balesi” nin bir kısmı yayınlandı. 11 Kasım 2010’da ise yaklaşık yarım saatliğine asker oldukları düşünülen iki kişinin konuşmaları duyuldu.

Bu yayını kim yapıyor?

Hiçbir devlet bu radyo kanalına sahip çıkmamasına rağmen, yine de yayını kimin yaptığına dair bazı ipuçları bulunmaktadır. Eski Litvanya İletişim ve Bilişim Bakanı, mesajların dikkate alınıp alınmadığı için yayınlandığını ve bunun bir deney olduğunu söyledi. Ancak bu arkadaki vızıltı sesini açıklamıyor. Bazıları bu ise istasyonun iyonosfer araştırmaları için kullanıldığını belirtiyor.

Belki bu radyo istasyonu için söylenebilecek en doğru fikir ordu için kullanıldığıdır. Askerlerden bahseden radyo yayınları bunu desteklemektedir. Dahası, insanlar yayın yapıldığı iddia edilen bölgenin yakınında terk edilmiş bir askeri üs buldular. Bölge içerisinde bir istasyonu çalıştırdıklarını gösteren evraklar bulunuyordu. Bununla birlikte eğer bu frekans üzerinden yayın yapan kurum askeri amaçları içeriyor ve gizli kalması gerekiyorsa neden yayınları daha iyi bir şekilde saklamıyorlar? Eğer amaçları bu değilse neden yayın amaçları açıklanmıyor?

Bu radyo istasyonun tüm halka açık olması en az amacının bilinmemesi kadar garip. Herkes doğru ekipmanla dinleyebiliyor, ancak kimse onu kimin kullandığını bilmiyor. Gerçek ortaya çıkar ve sıradan olursa, cazibesini yitirebilecek büyük bir gizemdir. Fakat UBV-76 komplo teorisyenleri ilgi için çeken bir konu olmaya devam ediyor.

Yaşanmış gizemli olaylar en fazla deniz üzerinde gerçekleşmiştir. Anlaşılan bu Gizemli gerçek olaylar deniz üzerinde olmayı seviyor. Sarah Joe Teknesi ve garip hikayesi yaşanmış doğaüstü olaylar için güzel bir örnek olmakta. Kısaca güneşli bir günde denize açılan beş arkadaşın gizemini konu alıyor. Bu ilginç hikayenin sonunda, kaşifleri beklenmedik bir sürpriz karşılıyor.

Sarah Joe – 5 Denizcinin Esrarengiz Hikayesi

Sarah Joe isimli tekne ile balık tutmak için açılan beş arkadaş denizde kaybolur. Kaybolanlardan birisi olaydan yıllar sonra başka bir adada bulunur fakat kaybolanın bulunması çözümden çok yeni sorulara sebep olacaktır.

Sarah Joe gizemi, 11 Şubat 1979’da, bir arkadaş grubunun, Sarah Joe adlı bir tekne denize açılmasıyla başlamıştır. Bu mütevazı tekne 17 metre uzunluğunda ve 85 beygir gücünde bir motora sahipti ve deniz yolculuğu için her şeye sahipti. Tekne, Hawaii’nin Maui adasındaki Hana kentinden denize açıldığında, hava koşulları mükemmel denecek kadar iyiydi. Neredeyse hiç rüzgar yoktu ve deniz cam kadar berraktı. Açıldıktan sadece iki saat sonra hava durumu kötüleşti. Teknedeki hiç kimse açılmadan önce hava durumuna bakmamış sadece ufku gözlemlemişti. Bu amatör denizcilerin kısa süreli yolculuklar için yaptığı tipik bir eylemdir.

Eğer hava durumuna baksalardı adaya doğru yaklaşan tropikal fırtınan farkına varmış olabilirlerdi. Adada bulunan kasabayı bile yerle bir eden bir fırtınanın denizdekilere merhamet gösterdiği düşünülemezdi. Bu denli bir fırtınanın tekneyi kağıt parçası gibi fırlatması muhtemeldi. Limana geri dönebilen tekneler dalgaların 15 ile 20 ara arasında olduğunu bildiriyordu. Sarah Joe’da limana geri dönmemişti. Teknede bulunanların yakınları hava durumuna rağmen sahilde çevresinde yakınlarından bir iz aradılar. Hava koşulları iyileşene kadar bundan daha iyisini de yapamazlardı.

Sarah Joe Nerede?

Sarah Joe’nun kaybolması ile büyük bir arama –kurtarma çalışması başlatıldı. Kaybolduktan sonraki gün, Sahil Güvenlik tekneyi aramaya başladı. Zamanla büyük bir gemi, iki tekne ve bir uçak filosuna arama çalışmalarına katıldı. Beş gün süresince 70.000 kilometrekarelik bir alanda arama yapıldı, ancak beş kişi veya tekneden hiçbir iz bulunamadı. Araştırmacıların yaşadığı asıl sorun, grubun hangi yöne gittiğini ya da nerede olduklarını kimsenin bilmemesiydi. Uzmanlar, olaydan bir hafta sonra Sarah Joe’nun gemidekilerle birlikte battığını kanaatine vardı ve aramayı durdurdu.

Kaybolanların yakınlar kendi imkanları ile üç hafta daha denizde arama çalışması yaptılar. Ümit ettikleri şey teknenin uzak bir adada kıyıya vurmuş olma olasılığıydı. Aşağıda isimleri belirtilen beş kişiden hiçbir iz bulunamadı. Yasal olarak öldükleri kabul edilip cenaze törenleri düzenlendi.
Scott Moorman, 27
Benjamin Kalama, 38
Peter Hanchett, 31
Patrick Woessner, 26
Ralph Malaiakini, 27

Sarah Joe’nun Gizemi

Olaydan on yıl sonra vahşi yaşama koruma görevlileri Taongi atoll adlı bir ada yakınlarında rutin çalışmalar yapıyordu.

10 Eylül 1988’de, biyolog John Naughton kendini bu gizemin ortasında buldu. Taongi atoll’da çalışırken, kıyı şeridinde terk edilmiş bir fiberglas tekne parçasına rastladı. Teknenin sadece bir kısmı karaya vurmuştu. Ancak Hawaii Adasından geldiği tespit edilebiliyordu. Yapılan araştırmalar sonucunda, Naughton’un Sarah Joe’ya ait olan bir parçayı bulduğu ortaya çıktı.

Ancak bu keşif beraberinde bir çok soruyu da yanında getirdi. Teknenin içinde veya çevresinde hiçbir şey yoktu.. Naughton ve ekibi daha sonra çevreyi araştırmaya başladı. Teknenin yüz metre yakınında yeni bir şey keşfettiler. Dar bir mağaranın girişinde dalgaların karaya attığı odunlardan yapılmış bir mezar buldular. Ayrıca, mağaranın girişten dışarıda olan bir çene kemiği ve kiremit taşları vardı.

Mezarı daha yakından incelediklerinde, iskeletin üzerine duran boş kağıt parçaları gördüler.. Her bir kâğıt üst üste konmuş ve dağınık bir kitap izlenimi veriyordu. Araştırma ekibi mezarın daha fazla kazılmasının saygısızlık olabileceğine karar verdi. Bu nedenle incelemelerine devam etmediler.

Kanıtlar ne diyor?

Kalıntıları araştıran müfettişler çeneyi test için bir adli tıp laboratuarına yolladılar. Sonuçlar, kalıntıların Scott Moorman’a ait olduğunu ortaya koydu. Mezarın ötesinde bulunan diğer birkaç küçük kemik de Moorman’la eşleşti. Adada bundan başka hiçbir şey bulunamadı.. Moorman ve tekne parçasının bölgeye şans eseri sürüklendiği düşünülüyor. Peki ya kalan dört kişi? Onlardan hiçbir iz bulunamadı. Bu ise şu soruya neden oluyor; Öyleyse Moorman’ı kim gömdü?

Akla yatkın teorilerden birisi kaçak balık avlayan denizcilerin şans eseri bu adada Moorman’ın cesedini bulmuş olabileceği ihtimaldir. Kaçak olarak avlandıkları için buldukları cesedi rapor etmediler ve kendi geleneklerine göre bir cenaze töreni yaptılar. Peki, geri kalanlar? Muhtemelen geri kalanların hepsi fırtınada öldü. Scott Moorman ise yanında hiçbir teçhizat yiyecek veya içecek olmadan bu ufak adada mahsur kaldı ve sonunda öldü.

Son olarak, Sarah Joe’nun gizeminde tüm bunlardan daha fazlası mevcut. Sarah Joe teknesi kıyı için tasarlanmıştı ve pek dayanıklı değildi. Tüm bunlara rağmen bir parçası binlerce kilometre uzaktaki bir adaya ulaşmayı başardı. Araştırmacılar, Hawaii ile Marshall Adaları arasındaki sürüklenme süresinin üç ay olacağını düşünüyor. Yani fırtınadan yaklaşık üç ay sonra tekne akıntı ile Taongi atoll adasına gelmiş olacaktı.
John Naughton bu keşiften dört yıl önce de bu adaya gelmişti fakat ne bir tekne parçası nede bir mezar ile karşılaştı.

Öyleyse, 11 Şubat 1979 ve 1984 arasında tekne neredeydi? Scott Moorman bu tarihler arasında hayatta olabilir miydi? Sarah Joe’nun gizemi halen çözülmüş değil.

Tarihte belki en fazla ilgi çeken ışınlanma olayı Rudolph Fentz’inkidir. Bu hikaye paranormal olaylar hakkında araştırma yapan insanlar için delil niteliğinde. Yaşanmış en ilginç gerçek olaylardan birisi olma özelliğini taşımakta. Kısaca aniden Times Meyda’nında beliren bir adamın gizemli hikayesini konu alır.  

Rudolph Fentz – Talihsiz bir zaman yolcusu mu?

Rudolph Fentz olayı– 1950 yılında bir Haziran gecesi, New York’taki Times Meydanı’nın kesiştiği yerde, görevli bir polis memuru yolun ortasında duran yalnız bir adam gördü. Adam otuzlu yaşlarının başında gibi gözüküyordu.

Polis memuru yardım etmek için ona yaklaştı, ancak bu sırada kavşaktaki ışıklar değişti. Telaşlı haliyle dikkat çeken adam bir anda trafiğin arasına daldı ve bir taksinin çarpması sonucunda olay yerinde öldü.

Olay yerindeki hiç kimse, adamın nereden geldiğini veya neden yola atladığını bilmiyor. Polis ve sağlık görevlileri olay yerine geldiğinde, buldukları ceset karşında gerçekten şaşırdılar.  Ölen adam 19. yüzyıl dönemine ait giysiler giyiyordu. Uzun ipek bir şapka, kalın düğmeli, palto, kareli pantolon ve düğmeli ayakkabılar.

Ayrıca, polis tarafından yapılan aramada adamın üzerinden çıkanlar aşağıdaki gibiydi;

  • Tarihi geçmiş 70 dolar değerinde banknot
  • Eski bir bara ait 5 cent değerinde bir bilet
  • Bir at arabasının bakımının yapıldığı ve yıkandığına dair fatura
  • Rudolph Fentz adını taşıyan kartvizitler
  • Beşinci Cadde adresine gönderilen ve Haziran 1876’da postalanan bir mektup

Tüm bunlar oldukça garip görünmekteydi. Fakat kayıp Şahıslar Bürosu’ndan Kaptan Hubert V. Rihm olayı soruşturmaya başladığında hikaye daha garip bir hal alıyordu.

Rudolph Fentz Gerçekte Kimdi?

Parmak izleri de dahil olmak üzere bu adam hakkında hiçbir kayıtlı belge yoktu. Kartvizitte bulunan adres Beşinci Cadde’de bulunan bir eve aitti. Ancak bu evde oturanların Rudolph Fentz ile hiçbir bağlantısı bulunmuyordu.

Araştırmalarının sonucunda Kaptan Rihm beş yıl önce ölen Rudolph Fentz Jr. adında bir adam olduğunu öğrendi ve adamın Florida’da bulunan eşini ziyaret etti.

Bu ziyaret derin bir gizemin başlangıcı oldu. Kadın yazılı olarak verdiği ifade de kayınpederi olan Rudolph Fentz’in 29 yaşında gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğunu söyledi.

Bu ifadeye dayanarak Rihm, eski kayıp dosyalarını araştırdı ve Rudolph Fentz’in, 74 yıl önce, 1876’da gerçekten kaybolmuş olduğunu buldu. Dahası, 1876 yılında yazılan kayıp kişi raporu tam olarak Times Meyda’nında hayatını kaybeden adam ile uyuşuyordu.

Diğer insanların deli olduğunu düşünmesinden korkan Kaptan Rihm konuşmaktan kaçındı ve bulgularının hiçbirini resmi olarak kaydedilmedi.. Ancak daha sonra emekli olunan Kaptan Hubert V. Rihm ile yapılan görüşmeler sayesinde olayın detayları kamuoyuna açıklandı. Buna rağmen dava halen çözümsüz olarak kabul ediliyor.

Sizce Rudolph Fentz  gerçekten bir zaman yolcusu olabilir mi?

İlginç hikayeler için güzel bir örnek daha Operasyon Highjump! Aslında bu bir tatbikatın ismi fakat bu gizemli bölge, paranormal olaylar ve daha fazlasının  görüldüğü yer olarak biliniyor. Kısaca Antarktika’da bulunan bu bölgede buzun ortasında ağaçlar, çalılar ve canlılar olduğu söyleniyor.  Ayrıca İkinci Dünya Savaşı sırasında doğaüstü olaylar yaşanılan bu bölgeye Alman’ların bir Kale inşa ettiği söyleniyor.

Operasyon Highjump ve Bölge 211

İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, dünyayı yönetme amacıyla bir çok gizli deney girişiminde bulunmuştur. Nazilerin bu deneyler sırasında geliştirdiği bir çok bilinen ve bilmeyen teknolojik silahları bulunmaktaydı.

Nazi Döneminin son zamanlarda Nazilere karşı birçok gizli opresyon gerçekleştirmiştir. Bunlardan en ünlüsü Antarktika‘da bulunan 211 numaralı Nazi üssü opereyasonudur. Antarktika‘da bulunan bu bölge ayrıca Neuschwabenland olarak anılır.

Neuschwabenland veya Yeni Swabia, Antarktika kıtasında, Kraliçe Maud Bölgesi’nde 20 ° Doğu ve 10 ° Batı arasında yer almaktadır. Herşeyin donmuş olduğu bu uzak kıtada bulunan bu bölgede ılık tatlı su, buzsuz alanlar ve bitki örtüsüne rastlanmıştır. Alman keşif gezisine katılan jeologlara göre, bitki örtüsünün bulunduğu alanlar kaplıcalardan veya diğer jeotermal kaynaklardan gelen ısı ile oluşuyordu.

Neuschwabenland ve Antarktika hakkındaki en ilginç yazılı kanıtlardan birisi, Alman Deniz Kuvvetleri Amirali Karl Dönitz‘den geliyor: Alman denizaltı filosu, Führer için dünyanın başka bir yerinde ona yeni bir kale inşa etmekten gurur duyuyor.

Yarım yüzyıldır, yazarlar ve araştırmacılar arasında gizli Nazi keşif gezisi ve “Üs 211” adlı gizli bir üs hakkında söylentiler dolaşıyor. Ancak Naziler bu denli ileri bir teknolojiye sahip miydi?Amiral Dönitz’in söyledikleri doğru muydu?

Bazı söylentilere göre, Üs 211 gerçekten vardı. Eğer bu söylentiler doğruysa Neuschwabenland bölgesindeki dağlık alan üzerine kurulmuş olmalıydı.
Bununla birlikte, bugün birçok kişi Antarktika‘daki gizli üslerin varlığını merak etmekte fakat bu iddiaları destekleyecek bir kanıt henüz bulunmuş değil. Her zaman olduğu gibi, olağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar gerektirir.

Nazilerin, Neuschwabenland‘da zapt edilemez bir kale oluşturduğunu belirten akıl almaz miktarda öykü ve tanık olduğu için gerçekleri takip etmek zor.

Operasyon Highjump Tatbikatı

Birçok yazar, 1946-47’de en ünlü Amerikan kutup araştırmacılarından biri olan Amiral Byrd’ın, Nazi üslerini aradığını öne söylüyor. Araştırmacılar,Amiral Byrd’ın komutasında Antarktika‘ya gönderilen donanmanın Nazilerin varlığını araştırmak için gönderildiğini söylüyor. Bu hareket ‘Opresyon Highjump’ olarak tarihe geçmiştir ve dünya tarihinde Antarktika‘ya gönderilen en büyük donanma olma özelliğini taşır.

Operasyon Highjump, kamuoyuna sıradan bir savaş tatbikatı olarak duyurulmuştur. Operasyona savaş teçhizatı olan 13 gemi, uçaklar, uçak gemileri, denizaltılar, iki destroyer ve toplam 4 bin 700 personel katılmıştır.

Birçok insan Operasyon Highjump’ın bir eğitim görevi olmadığına inanmaktadır.
Operasyon Highjump’a katılan tüm filo:
• Bir taşıyıcı (The Philippines Sea)
• İki deniz uçağı gemisi (The Pine Island ve Curritich)
• İki destroyer (Brownsen ve Henderson)
• İki eskort gemisi (Yankee ve Merrick)
• İki yakıt ikmal gemisi (Canistar ve Capacan)
• Bir denizaltı (Sennet)

Operasyon Highjump, beklenenden altı ay önce sonlandırıldı. 19 Şubat 1947 sayir defterinden bir alıntı, Amiral Byrd’ın Kutup bölgesine 1000 saatte varmasını anlatıyor:

Küçük dağ sırasını geçiyoruz ve kuzeye doğru ilerliyoruz. Dağların ötesinde küçük bir nehrin veya derenin olduğu bir vadi olduğu görülüyor. Bu bölgede yeşil bir bölge olması imkansız! Bu bölgede kesinlikle bir şeyler yanlış ve anormal! Buranın buz ve kar olması lazım! Dağ yamaçlarında görünen büyük ağaçlar var. Navigasyon Cihazlarımız bozuldu, jiroskop ileri geri sallanıyor!

Operasyon Highjump ve Bölge hakkında açıklamalar

Birçok kişi, Admiral Byrd’ın Uluslararası Haber Servisi muhabiri Lee van Atta’ya verdiği röportajda gizli bilgiler verdiğini düşünüyor.Makale, 5 Mart 1947 tarihli Şili “El Mercurio” gazetesinde yayımlandı:

Amiral Byrd, bugün ABD’nin düşman bölgelere karşı acil savunma tedbirleri başlatmasının zorunlu olduğunu söyledi. Amiral ayrıca, kimseyi haksız yere korkutmak istemediğini, ancak yeni bir savaş durumunda Amerika’nın kutuplar üzerinden gelen ve inanılmaz hızlarda uçabilecek nesneler tarafından saldırıya uğramasının gerçek olabileceğini belirtti. Amiral Byrd, Uluslararası Haber Servisi için düzenlenen bir basın toplantısından önce, kuzey ve güney kutuplarında topladığı kişisel bilgilerine dayanarak yukarıdaki görüşlerini tekrarladı..

Kimse, Admiral Byrd’ün gizli Nazi üssünü aradığını ya da oraya gidip gitmediğini kesin olarak söyleyemez.Ancak bazı araştırmacılar bu sözde buzsuz dağlar buldular.

1956 ve 1960 arasında, bir Norveç keşif ekibi, bitki örtüsü olan alanların büyük bir bölümüne haritaladı ve Üs 211’in hakkındaki söylentilere uyan dağları keşfettiler.

Bu konudaki düşünceleriniz nedir? Gerçekten Naziler bu denli ileri bir teknoloji geliştirmiş olabilir mi?

Yaşanmış gizemli olaylara bir örnekte Kenny Veach’in kaybolmasıdır. Bir kaşif olan Kenny bir askeri bölge yakınlarında doğaüstü olaylar yaşadığını söylediği bir mağara bulur. Kenny bu mağarada yaşadığı gizemli olaylar hakkında Yotube’a bir yorum yazar. Yorumda Kenny mağarayı tekrar ziyaret edeceğini söyler.  Kenny arkasında bir Youtube videosu bırakarak ortadan kaybolur. Yaşanılan bu olay  en gizemli olaylar arasında yerini alacaktır.

Kenny Veach Nasıl Kayboldu?

Yürüyüş yapmayı seven Kenny Veach, 10 Kasım 2014 Pazartesi günü ortadan kayboldu. Ailesine Nevada’daki Koyun Dağları’na “kısa bir yolculuk yapacağını” söyledi. Bir ay önce, Mojave Çölü‘nde çok garip bir mağara keşfetmişti. Mağarada garip, muhtemelen doğaüstü bir olay yaşadığını ve onu keşfetmek istediğini söyledi. Kenny Veach, tüm dünyaya keşfettiği sıra dışı mağarayı göstermek istedi, ama bu yolcuktan eve geri dönemedi ve bir daha hiç görülmedi.

Kenny Veach’in olayında çok fazla cevabı olmayan soru var. 47 yaşında olan Kenny Veach’in ortadan nasıl kaybolduğu hala açıklanamıyor.

Kaybolmadan önce Kenny, Nevada’nın güneyindeki Nellis Hava Kuvvetleri Üssü çevresinde bir mağara bulduğunu belirterek bu mağara ile alakalı Youtube’a bir yorum yazdı. Kenny cesur bir kaşifti ve karşılaştığı her mağaraya girerdi, ama bu mağara onu korkutmuştu.

YouTube’a yazdığı yorum şöyleydi: “Ben bir kaşifim. Bir keresinde Nellis Hava Kuvvetleri yakınındaki gezintimde gizli bir mağara buldum. Mağaranın girişi mükemmel bir M şeklindeydi. Bulduğum her mağaraya girerim, ancak bu mağaraya girdiğimde tüm vücudum titremeye başladı. Mağara girişine yaklaştım ve titreme kötüleşti. Aniden çok korktum ve oradan koşarak kaçtım. Bu, başıma gelen en garip şeylerden biriydi. ”

Kenny mağaraya döneceğini ve yanında bir kamera ve bir silah götüreceğini söyledi. Kenny mağarayı aradığını gösteren bir videoyu Youtube’da yayınladı. Ancak bu videoda aradığı mağarayı bulamadı.

Bundan sonra olanlar ise tam bir gizem. Tek bildiğimiz Kenny’nin mağarayı bulmak için bir ay sonra bölgeye tekrar döndüğü ve bir daha hiç görülmediği.

Çölde pek çok insan kayboldu, hatta deneyimli kâşifler bile kayboldu, ancak bu olayı sıra dışı kılan açıklanamayan bir titreşim nedeniyle girmeye korktuğu için gizemli M mağarası. Mağarada olağanüstü bir şey gizlenmiş miydi? Mağara beklediğinden daha mı büyüktü? Belki de bu yüzden kayboldu ve geri dönüş yolunu bulamadı.

Kenny Veach ve Youtube Videosu

Başka bir gizemli olay ise; Kenny Veach’in yayınlamış olduğu Youtube videosuna daha sonra bilinmeyen bir kişi tarafından esrarengiz bir yorum yapıldı. Yapılan yorumda, bir daha o bölgeye gitmemesi gerektiği ve giderse bir daha geri dönemeyeceği yazıyordu.

Yapılan o Yorum;

Paranormal olaylar - Bilinen en gizemli 13 Paranormal hikaye !

Paranormal olaylar – Kenny Veach’e Youtube üzerinden yapılan yorum
Kenny Veach

Kenny Veach’in ortadan kaybolması, paranormal ve ya askeri deneyler ile bağdaştırılıyor. Kimse ona ne olduğunu gerçekten bilmiyor ve hatta gerçekten ortadan kaybolup kaybolmadığını sorgulayanlar bile var. Yoksa, hepsi bir aldatmaca mıydı? Gerçekten kayboldu mu yoksa bunlar hepsi kurmaca mı? Bunların cevabını bilemiyoruz fakat ailesi hala Kenny Veach’i arıyor.

Kenny Veach’in kaybolması ile alakalı güncel haberler yapılmıyor ve hatta bilgi dahi verilmiyor. Bildiğimiz tek şey Nevada kurtarma gönüllülerinden bir arama ekibinin onu aramaya devam ettiğidir.

Kenny Veach’in cep telefonunu, ortadan kaybolduktan bir hafta sonra terk edilmiş bir maden ocağının yanında bulundu, ancak başka hiçbir ley bulunamadı. Giysi, eşya, ayak izi hiçbir şey yoktu. Sanki kendi cep telefonun bulunduğu yerde bir anda yok olmuş gibiydi.

M şeklindeki mağara günümüzde halen bulunamadı. Bu konu ile ilgili çok fazla cevapsız soru var ve kaybolduğunda 47 yaşında olan Kenny Veach’in nasıl kaybolduğuna dair hiçbir iz yok.

Yaşanmış en gizemli olaylar için en fazla deniz üzerinde yaşanmıştır demiştik. S.S. Ourang Medan namı diyar Hayalet gemi paranormal olaylar için en üst sıralarda olan bir örnek. Kısaca bu olay Sumatra adası yakınlarında olan bir geminin mürettebatının gizemli bir şekilde ölmesini konu alır. Bu hikaye paranormal olaylar için güzel örnek niteliğindedir. Gemi sebepsiz yere batmadan önce tüm mürettebatı gizemli bir şekilde ölmüştür.

S.S. Ourang Medan – Hayalet Geminin Gizemli Hikayesi

İnsanlar çok uzun zamandır denizler üzerinde seyahat ediyorlar. Yıllardır kullanılan deniz ulaşımı bir çok efsanenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Lock ness canavarı, Şeytan Denizi, Mary Celeste ve Uçan Hollandalı gibi hikayeler yıllardır nesilden nesile aktarılmıştır. Fakat yakın tarihimizde deniz üzerinde yaşanan gizemli bir olay var. Bu olay S.S. Ourang Medan olayı olarak tarihe geçmiştir.

Şubat 1948’in sonlarında, Sumatra yakınlarındaki Malacca Boğazı boyunca demirleyen gemiler kimliği belirsiz bir gemi tarafından ürpertici bir yardım sinyali aldı. Yardım mesajı mors alfabesi ile gönderilmişti. Mors alfabesi ile gönderilen bu mesaj çevrildiğinde şu anlama geliyordu.

Kaptan dahil tüm denizciler öldü. Hepsi güvertenin üzerinde ölü bir şekilde yatıyor. Muhtemelen gemideki herkes öldü. … şu an bende ölmek üzereyim.

Okuyanların buz kestiği bu mesaj sonrası gemiden başka bir sinyal gelmedi. Bu sinyal ilk olarak iki Amerikan gemisine ulaştı. Gelen sinyal Hollanda bayraklı bir yük gemisi olan S.S. Ourang Medan tarafından gönderiliyordu. Sinyali alan gemi mürettebatı sinyalin tam olarak nereden geldiğini tespit edebildi.

S.S. Ourang Medan yük gemisine ilk ulaşan gemi Silver Star adında bir Amerikan ticaret gemisiydi. Silver Star, Hollandalı yük gemisine yaklaşırken, anormal bir durum ile karşılaşmadı. Her şey olması gerektiği yerde ve olması gerektiği gibi gözüküyordu.

Ancak, arama ekibi S.S. Ourang Medan gemisinin güvertesine çıktıklarında korkunç bir manzara ile karşılaştılar. Geminin güvertesi boyunca uzanan cesetler her yeri kaplamıştı. Ölen tüm gemi mürettebatının vücudu kaskatı kesilmiş ve yüzlerinde bir korku ifadesi vardı.

Vücutları sanki bir şey ile boğuşurken kaskatı kesilmişti. Gemide bulunan bir köpekte aynı durumdaydı. Mürettebata benzer şekilde, Gemi kaptanı da komuta odasında ölü bulundu. Yardım çağrısı gönderdiği varsayılan gemi personelinin bile yüzünde aynı ifade vardı.

Kurtarma ekibi S.S. Ourang Medan gemisi üzerindeyken birkaç gizemli olay yaşandı. Bu olaylardan bazıları şöyle;

  • Hava sıcaklığı 40 C derecenin üzerinde olmasına rağmen gemi güvertesi ve diğer alanlar daha soğuktu.
  • Hayatını kaybeden gemi mürettebatının nasıl öldüğüne dair hiçbir iz yoktu. Ayrıca cesetleri olaydan kısa süre sonra hızla çürümeye başlamıştı.
  • Geminin herhangi bir zarara uğramadığı görülüyordu. Bu yüzden Silver Star Gemisinin Kaptanı, S.S.Ourang Medan’ın kurtarılmak kıyıya çekilmesini emretti.
  • Gemileri birbirine bağladıktan sonra S.S. Ourang Medan gemisinin kargo bölümünden dumanlar yükselmeye başladı. Bu durumu gören Silver Star kaptanı bağlı oldukları halatı kopararak gemiden uzaklaştı. Birkaç dakika sonra çok güçlü bir patlama ile SS Ourang Medan gemisi havaya uçtu ve denizin dibine gömüldü.

S.S. Ourang Medan’ın bir gizem olarak görülmesinin asıl nedeni, geminin herhangi bir limana kayıtlı olmamasıdır. Ayrıca Gemi hakkında hiçbir yazılı kaynak bulunmamaktadır. Geminin geçmişte Hollandalı bir sömürge olan Sumatra’ya kayıtlı olduğu söylenmektedir. Bunun sebebi Medan şehrinin Sumatra’nın en büyük şehri olmasıdır. Ayrıca Endonezya dilinde Ourang ‘Adam’ demektir. Bu da, geminin adının “Medan’dan gelen adam” olduğu anlamına gelmesidir.

Ayrıca S.S. Ourang Medan’ın kaydı olmaması sebebi ile hiç var olmadığına inananlarda bulunmaktadır. Bunun yanında olay yerine ilk ulaşan mürettebat olayı tam olarak anlatmıyor da olabilir.
Mayıs 1952’de Amerika Birleşik Devletleri Sahil Güvenlik Birimi S.S. Ourang Medan’ı resmi olarak ilk kez kayda geçirmiştir.

S.S. Ourang Medan’ın Kargo Bölümünde Ne Vardı?

S.S. Ourang Medan’da yaşanan bu gizemli olay hakkında bir çok teori bulunmaktadır. Ancak, en mantıklı teorilerden biri 1954’te Otto Mielke tarafından yayınlanan Almanca bir kitaba dayanıyor. Yayınlanan bu kitapçığın adı Das Totenschiffin der Südsee’dır (Güney Denizlerindeki Ölü Gemi)

Bu kitap içerisinde yazanlar Silver Star mürettebatı tarafından doğrulanmıştır. Kitap sadece kaptanın adını değil, geminin rotasını ve ne taşıdığını da belirtiyor. Geminin kargo bölgesinde Potasyum Siyanür ve Nitrogliserin taşıdığından bahsediliyor. Bu iki kimyasal oldukça tehlikeli ve patlayıcıdır, genellikle bu maddeleri taşıyan gemiler kıyı bölgelerine yaklaşmaz ve tehlikeli sulara girmez. Gemideki patlamanın ve ölümlerin bu konu ile bir bağlantısı olabilir fakat bu kesinleşmemiş bir teoridir.

Kimyasal veya Biyolojik Silahlar Mürettebatın Korkunç Ölümünün Nedeni Olabilir mi?

S.S. Ourang Medan hakkındaki başka bir teoride ise Japon bilim adamları tarafından üretilen ve Shiri Ishii adıyla anılan bir biyolojik silahtan bahsediyor.

Ishii, Amerikan, İngiliz ve Avustralyalı savaş esirleri üzerinde deneyler yapan Japon ordusuna bağlı 731 numaralı test ve araştırma ekibinin ismidir. Bu testler Nazi deneylerinden daha kötü olarak anılmaktadır.

Bu birim, Japonya’nın düşmanını ortadan kaldırmasına yardımcı olmak için tehlikeli biyolojik ve kimyasal silahlar yaratmayı amaçlamıştır. S.S. Ourang Medan’ın mürettebat ölümüne ilişkin teori, bu olayın Birim 731 ile alakası olduğunu belirtir. Gizli biyolojik silahların başka bir bölgeye transfer edilmeye çalışması sonucunda, meydana gelen bir aksaklık tüm mürettebatın ölümüne ve geminin batmasına rol açmıştır. Fakat bu bakış açısı da kanıtlanamadığı için teoriden öteye geçememiştir.

Bunlar S.S. Ourang Medan ve onun gizemli batışıyla alakalı en olası iki teoridir. Ayrıca, UFO’lar, Hayaletler gibi çok fazla kanıtı olmayan başka teoriler de vardır. S.S. Ourang Medan’a ne olduğunu gerçekten bilinmiyor. Bu nedenle bu trajik olay son zamanlardaki en ünlü Hayalet Gemi hikayesine dönüştü.

D.B. Cooper! Yaşanmış ilginç hikayeler duymuşsunuzdur fakat bu benim duyduğum en ilginç hikaye. Amerika’da bir adam uçak kaçırır ve 200.000 dolar fidye ister. Talepleri yerine gelen bu adam uçağın tekrar havalanmasını emreder ve havadayken uçaktan paraşütle atlar. Yaşanmış paranormal olaylar için bir örnek olmasa da yaşanmış ilginç hikayeler arasında bulunacağı kesin.

D.B. Cooper Efsanesi

D.B Cooper, 1971’de bir uçak hırsızı, Oregon ormanları üzerinde bir jet uçağından paraşütle atladı ve 200.000 dolar ile kaybolmayı başardı. FBI’a bir mektup gönderen ve  “Dan Cooper” takma adını kullanan hava korsanı asla yakalanmadı. Suç meraklıları için, D.B. Cooper’ın hikayesi en etkileyici gizemlerinden biri olarak kaldı.

D.B Cooper aslında kim?

Günümüzde, Los Angeleslı film yapımcısı Tom Colbert ve bir araştırma grubu gerçek Dan Cooper’ı belirlediklerini iddia ediyor. Gerçek Cooper’ın “Bob” Rackstraw adında eski bir Vietnam askeri olduğunu söylüyor. Polis ve gazetecilerle verdiği sayısız röportajda, Rackstraw coşkulu ve çelişkili cevaplar sunarken Cooper olduğunu reddediyor. Fakat bir televizyon röportajında, kendisinin Cooper olup olmadığı sorulduğunda gülümsedi ve ‘Olabilir, fakat böyle bir şey olsa dahi itiraf etmem’ dedi.

Birçok FBI ajanı, Cooper’ın uçaktan atladıktan sonra öldüğü sonucuna vardı. Diğerleri ise birçok şüpheliyi gözaltına aldı ve Rackstraw bu şüpheliler arasındaydı. Rackstraw ilginç tavırlarıyla öne çıkan bir şüpheli olmasına rağmen, FBI, iki yıl önce Cooper olayı davasını kapattı.

Colbert ve ekibi bir kanıt olduğunu iddia ediyor.

D.B. Cooper’ın yıllar önce medyaya gönderdiği şifreli mesajların anlamının ‘Ben 1. Robert Rackstraw.”  olduğunu belirtiyor. Colbert, yeni bir film üzerinde çalıştığını ve bu konuyu gündeme getirmenin filmin gişe hasılatını arttıracağını biliyor. Fakat asıl amacının, FBI’ın başarısızlığını ortaya çıkarmak olduğunu söylüyor.

Rackstraw’ın avukatlarından Dennis Roberts, Colbert’in ve diğer insanların yıllardır bu yalanlara inanarak Rackstraw’ı karaladığını söylüyor.

D.B Cooper olayı

Hikayenin uzun versiyonu birçok kitap, blog yazısı ve filme konu olmuştur. Ayrıca FBI’ın NORJAK adındaki dosyasında yaklaşık 72.000 sayfa yer kaplamaktadır ve Cooper Müzik Festivali adında bir de festivali bulunmaktadır.

24 Kasım 1971’de, Portland’tan Seattle’a giden Orient Flight 305, evrak çantasında bomba olduğunu iddia eden bir adam tarafından kaçırıldı. “Dan Cooper” olarak kendini adlandıran hava korsanı pilotun Seattle’a iniş yapmasını istedi.

Bir paraşüt ve 200.000 dolar talep eden Cooper, isteği yerine gelince tüm yolcuları serbest bıraktı. Ardından Boeing 727 model uçağın güneye doğru uçmasını emretti. Uçak Oregon bölgesi üzerindeyken Cooper ormanlık bölgeye atlayarak kayboldu. Bu, Dünya tarihine bir ilk başarılı uçak kaçırma vakası olarak geçti.

Bu gizemli olay, Cooper olduğunu iddia eden birisinin, medya kuruluşlarına şifreli mektuplar yazması ve bazı ipuçları bırakmasıyla devam etti. Mesajlarda  “Ben modern Robin Hood değilim… Ayrıca psikotik bir katil de değilim” yazıyordu.

Rackstraw aslında Kimdi?

Colbert’e göre, Rackstraw orduda yedi yıl görev yapmıştı ve 1971 yılında görevi kötüye kullanma nedeniyle ordudan atıldı.Paraşüt ile atlama ve psikolojik operasyonlar için eğitilmiş bir helikopter pilotuydu. Fakat bu özgeçmiş Rackstraw’ı FBI listesine koymak için yeterli olmadı.

1975’te, kimliği tespit edilemeyen birisi Rackstraw’ın eskiden görev yaptığı Kaliforniya’daki askeri bölgeden silah ve patlayıcı çaldı. FBI ajanları eski bir askerin olay ile bağlantısı olduğunu belirtti fakat bir tutuklama yapılmadı.

1977 yılında, Rackstraw’ın üvey babası Kaliforniya’da ortadan kayboldu. Rackstraw’ın kayıp babası adına çekler taklit ettiği anlaşıldı. Ayrıca üs bölgesinden çalınan patlayıcılar için de suçlandı.

Duruşmaya çıkması beklenen Rackstraw ortadan kayboldu.

İki yerel detektif Rackstraw’ın, Cooper için çizilen robot resme benzediğini fark etti, ayrıca araştırdıktan sonra paraşüt ile atlama eğitimi aldığını da öğrendiler. FBI yetkilileri bu bilgilere dayanarak yeni bir soruşturma başlattı.

1978 yılında, kaçak olan Rackstraw’ın İran’da olduğu tespit edildi. İran ordusundaki pilotlara uçuş eğitimi veriyordu. Ülkeye geri getirildiğinde, üvey babasının vücudu başına iki kurşun sıkılmış vaziyette bir çukurda bulundu.

Rackstraw cinayet davası sırasında “Babamı ben öldürmedim, ama yemin ederim ki kim olduğunu öğreneceğim…” dedi.

Rackstraw davadan beraat etti, bir süre sonra tekrar ortadan kaybolduğunda başka suçlar işlediği gerekçesi ile aranmaktaydı. Monterey körfezi üzerinde kiralık bir uçakla uçuş yaptığı sırada radyodan acil bir çağrıda bulunarak uçağın irtifa kaybettiğini söyledi. Düştüğünü söylediği uçağın enkazı veya cesedi hiçbir zaman bulunamadı. Rackstraw, birkaç ay sonra yeniden tutuklandı. Medya, yakalanan bu kaçağın D.B. Cooper olayı ile bağlantılı olabileceğini duyurdu.

Diğer adam kim? ‘Dick Briggs’

Dick Briggs adında bir adam iki arkadaşına gerçek Cooper’ın Rackstraw olmadığını söyledi. Bu adamın arkadaşlardan biri olan Ron Carlson, bu konuşmaların 1979’da gerçekleştiğini belirtiyor.

Portland’ta bir partideyken, Brigss genç bir çifti ve oğullarını işaret ederek Carlson’a gerçek D.B Cooper’ın kimliğini bildiğini söyler.

Tüm bunların bir kurmaca olduğunu düşünen Carlson birkaç gün sonra bu çifti ve oğullarını bir televizyon programında görmesi ile şoka uğrar. Televizyon programında nehrin kıyasındaki bir bölgede Cooper Olayına ait 5.800 doların bu aile tarafından bulunduğu söyleniyordur. Bulunan paraların seri numaraları çalınan para ile uyumludur.

Meadview’da yaşayan Carlson, 2011’e kadar Briggs’in hikayesini kimseye anlatmadı. Bu hikayeyi kameralar karşısında anlattıktan sonra dava tekrar açıldı. Dava sonucunda FBI ajanları bir suçlunun arkasından para bırakmayacağına karar verdi ve Briggs’i araştırmadılar.

Davadan on ay sonra Briggs bir kazada öldü.

Son olarak;

Rackstraw, Colber ve film ekibine psikolojisi ve sağlığının bozulduğu gerekçesi ile dava açtı fakat bu dava reddedildi. Davada Rackstraw, Colbert ve ekibinin konuşması için kendisini ölüm ile tehdit ettiklerini söyledi.

24 Kasım 1971’de ticari bir uçağı kaçırarak 200.000 dolar vurgun yapan D.B Cooper para ile birlikte kayıplara karıştı. Yaklaşık 50 yıldır soruşturulmasına rağmen bu dava çözüme kavuşamadı.

  • D.B.Cooper kimdi ve nasıl bu olayda hiç iz bırakmadan kaçabilmişti
  • Bulunan 5.800 dolar nasıl ve neden nehir kenarına gömülmüştü?
  • Dick Briggs paraları ailenin bulacağını nasıl biliyordu ve olayın tam olarak neresindeydi?
  • Tüm buluntular Rackstraw’ı gösteriyorken, neden tutuklanmadı?
  • Brigg’in ölümü bir kaza mı yoksa cinayet miydi?

Yaşanmış doğaüstü olaylar, paranormal olaylar derken geldik küçük Bobby Dunbar’ın gizemli hikayesine. Hakkında kayıp ihbarı yapılan Bobby kaybolduktan uzun bir süre sonra çok uzak bir bölgede görülür. İlginç hikayeler arasında gösterilen bu olayda bulunan çocuğun Bobby olmadığı iddia edilir. Fakat kayıp çocuğun ailesi Bobby’i eva alır ve büyütür. Korkutucu gerçek yıllar sonra bir DNA testi ile ortaya çıkacaktır.

Bobby Dunbar Olayı

Bobby Dunbar’ın Kaybolması

Bobby Dunbar ve ailesi 23 Ağustos 1912’de, Louisiana’daki Swayze Gölü‘ne bir günlük geziye gitti. Suda ailesi ile oynayan 4 yaşındaki Bobby aniden ortadan kayboldu. Lessie ve Percy Dunbar, çocuklarını her yerde aradılar fakat bu aramaları sonuçsuz kalınca yerel polise haber verdiler.

Yerel polis ve eyalet polisi çocuk için ülke çapında bir arama organizasyonu başlattı. Bobby’nin kaybolduğu göldeki timsahları yakalayıp karınlarını yardılar hatta göldeki suyu boşaltmak için göle dinamit attılar. Fakat bu çabaların sonunda Bobby’i veya cesedini bulamadılar.

Bobby’nin ortadan kaybolmasından sekiz ay sonra, Dunbarlar iyi bir haberler aldı. Bobby’nin betimlemesiyle eşleşen bir çocuk Mississippi’de bulundu.

Çocukla birlikte görünen ve bir tamirci olan William Cantwell Walters adında bir adamdan bahsediyordu. Yetkililer onunla yakalandığında,çocuğun erkek kardeşinin gayri meşru çocuğu olduğunu ve Julia Anderson adındaki ailesi için çalışan bir kadından olduğunu iddia etti. Çocuğun adının CharlesBruce Anderson olduğunu söyledi.

Walters ayrıca, çocuğun annesi tarafından kendisine bırakıldığını ve o zamandan beri çocuğa kendisinin baktığını söyledi. Kasaba sakinlerinin çoğu, Walters’ın bu hikâyesini destekledi, fakat polis onu tutukladı ve gözaltına aldı.

Bulunan çocuk kim?

Bulunan çocuk ile Dunbar ailesinin ilk buluşması hakkında birçok iddia bulunuyor. Yerel bir gazetede yayınlanan habere göre çocuğun, Lessie Dunbar’ı görünce “Anne” diye bağırdığını belirtiliyor. Diğer görgü tanıkları ise hem Lessie hem de Percy Dunbar’ın karşılaştıkları bu çocuğu tanımakta zorluk çektiğini iddia ediyor.

Karşılaşmadan sonraki gün, çocuğu gece eve götürüp banyo yaptırdığını söyleyen Lessie Dunbar, çocuğun vücudunda kendi oğlu olduğunu doğrulayan lekeleri ve yara izlerini gördüğünü söyledi.Polis daha sonra küçük Bobby’yi (Charles Bruce Anderson olduğu iddia edilen çocuk) Dunbar ailesine kalıcı olarak teslim etti.

Ancak, Dunbar ailesinin Bobby’yi evine götürmesinden birkaç gün sonra, çocuğun annesi olduğunu iddia eden Julia Anderson kendini gösterdi. Julia Anderson iş aradığı sırada birkaç günlüğüne Walters’ın çocuğa bakmasına izin verdiğini ve bu sürenin birkaç günden fazla olmadığını söylüyordu.

Polis daha sonra Bobby’i, Julia Anderson’un teşhis etmesi için ailesi ile birlikte polis karakoluna çağırdı. Burada Julia Anderson’dan çocuğu teşhis etmesi istenildi fakat Julia çocuğun kendi oğlu olduğundan emin olamadı. Çünkü çocuğa kendisini tanıyıp tanımadığını sorduğunda Bobby’den herhangi bir cevap alamamıştı.  

Ancak, ertesi gün,aslında, Bobby Dunbar olarak bilinen çocuğun kendi oğlu Bruce olduğundan emin olduğunu iddia etti. Fakat polis karakolunda yaşanan olaylar herkes tarafından duyulmuştu. Mahkeme heyeti çocuğun Dunbar ailesinin yanında rahatça yaşadığını da biliyordu.

Julia Anderson oğlunu iddia ettiği çocuk için herhangi bir velayet davası açmadı ve Kuzey Carolina’daki evine döndü. Böylece bulunan çocuk Dunbar ailesinin yanında kaldı.

Dunbar ailesi çocuğun kendi oğulları olduğundan emindi. Küçük Bobby eve ve ailesine alıştı. Her gün kardeşleri ile birlikte oyun oynuyordu. Çocuğun küçük Bobby olduğuna kanaat getiren mahkeme William Cantwell Walters’ı adam kaçırmaktan 2 yıl hapse mahkum etti. Walters her ne kadar masum olduğunu belirtse de hapis cezasından kurtulamadı.

Şimdiye kadar her şey yerinde görünüyor. Bobby ailesiyle yeniden bir araya geldi ve uyum sağladı. Büyüdü ve evlendi, 1966 yılında hayatını kaybetmeden önce dört çocuğu oldu. Çocuklarına bu olaydan bahsetmemesine rağmen, çocukları babalarının kim olduğunu her zaman biliyordu.

DNA Testi ile Gerçekler Ortaya Çıktı

2004 yılında Bobby Dunbar’ın oğlu Bob Dunbar Jr. Kızının isteği ile bir DNA testine başvurdu. Bobby’nin torunu Margaret Dunbar bu olayları araştırıyor ve dedesinin gerçekten Bobby Dunbar olduğunu ispatlamak istiyordu. Bob Dunbar Jr’dan gelen DNA, Kuzeninin DNA’sı ile karşılaştırıldı.

Test sonuçları çarpıcıydı. Bob Dunbar Jr’ın kuzeni ile herhangi bir kan bağı bulunmuyordu. Dunbar ailesinin yıllar önce Bobby Dunbar olarak iddia ettiği çocuk, aslında, Julia Anderson’un oğlu Bruce’du.

Anderson ailesi, testin sonuçlarından memnundu. Walters ailesi de bu duruma çok sevindi çünkü bu bir delil niteliği taşıyordu. Walters’ın suçsuz yere ceza almasından dolayı yüklü bir tazminat alabileceklerdi.

Gerçek Bobby Dunbar’a gelince, ona ne olduğunu hala bilmiyoruz. Margaret Dunbar, çocuğun göle düşerek boğulduğunu veya timsahlar tarafından yenildiğini düşünüyor. Bazı gazeteciler ise, Lessie ve Percy Dunbar’ın oğullarına bir şeyler yaptığını ve Bruce Anderson’u bu olayı kapatmak için kullandıklarını iddia ediyor.

Yetkililer o dönem, gölden uzaklaşan ve bir çocuğa ait ayak izleri bulduklarını iddia ettiler ve o dönem insanların şüphelendiği bir yetişkin ile çocuğun birlikte görüldüğü belirtildi. Ancak bu söylentiler asla doğrulanmadı. Günümüzde Bobby’e ne olduğu halen bilinmiyor ve bu gizem yıllarca konuşulmaya devam edeceğe benziyor.

Dünyanın en gizemli yerleri arasında gösterilen Hoia baciu tam bir paranormal olaylar cenneti. Bu orman içerisinde sıkça gizemli olaylar olmakta ve ormana girenler hayaletler ile karşılaştıklarını söylemekte.  

Hoia Baciu Ormanı – Paranormal olayların en sık yaşandığı yer

Romanya’nın kuzey sınırındaki Cluj Napoca şehrinin kıyısında bulunan Hoia Baciu Ormanı 250 hektarlık alanı ile Transilvanya üzerine yayılmıştır. Sürekli olarak bildirilen paranormal olaylardan dolayı gezegendeki en gizemli yerlerden biri olarak kabul edilmektedir.

Hoia Baciu Ormanı “Transilvanya’nın Bermuda Üçgeni” olarak adlandırılmaktadır. Adı sık sık hayaletler ve ufolar ile anılmaktadır. Orman, 1960’larda ün kazanmıştır. Biyolog Alexandru Sift,  bu ormanlık bölgede gökyüzünde uçan bir nesneyi fotoğrafladı. Bu olaydan kısa süre sonra bir çoban ve 200 koyun arkasında hiçbir iz bırakmadan kayboldu. Ayrıca bir kız çocuğu da kaybolanlar arasındaydı, bu kız çocuğu olaydan 5 yıl sonra aniden ormanda görünmeye başladı. Bunların yanında 15. Yüzyıldan kalma paralar ile orman içerisinde dolaşan bir kadından da bahsediliyor.

Ormana giren insanlarda yanıklar, cilt döküntüleri, baş ağrıları ve yüksek ateş ortaya çıktığına dair birçok resmi rapor yayımlandı. Bazı çalışmalar bu bölgede bulunan toprağın uranyum elementinden çok daha fazla radyoaktif olduğunu gösteriyor.

Hoia Baciu Ormanı’nda Ağaçlar Bile Anormal

Bu bölgedeki ağaçlar yaşlarına rağmen çok genç görünürler ve gövdeleri yamuk büyür. Yaşanan paranormal aktivitelerin çoğu ormanın ortasında bulunan daire şeklindeki toprak alanda gerçekleşmektedir.

Hoia Baciu Ormanı – Kayıp Gelin Hikayesi

Bu, muhtemelen orman hakkında en ürpertici ve en üzücü hikayelerden biridir. Ormanda nişanlısı ile yürüyen bir kadın aniden durup farklı bir yöne doğru yürümeye başlar. Nişanlısı kadının kendinden uzaklaştığını anladığında kadın çoktan gözden kaybolmuştur. Kayıp kadını aramak için bir arama-kurtarma ekibi gönderilir fakat kadının izine rastlanmaz. Tüm aramalara rağmen kadın bulunamaz. Nişanlısı ve ailesi, kadının kaybolduğu yere yakın bir anıt haç dikerler.

Bu olaydan sonra yerliler ormanda tek başına dolaşan bir gelin gördüklerini bildirmişlerdir. Hoia-Baciu Ormanı’nda kalp şeklinde iki ağaç olduğuna ve gövdeleri üzerinde bu çiftin adının yazılı olduğuna inanılır. Ayrıca yerel halk tarafından filme alınan ve orman boyunca tek başına yürüyen gelinin bir video kaydı olduğu da düşünülüyor.

Bununla birlikte, tanıkların söylediğine göre hayalet gelin , küçük çocuklara gülümsüyor ve el sallıyormuş!  

Hoia Baciu Ormanı – Gizemli Çember

Paranormal aktivite meraklıları için ana odak noktası ormanın derinliklerinde olan mükemmel çemberdir. Bu çember içerisinde hiçbir bitki büyümez. Bu bölgeden toprak örnekleri alınmış ve analiz edilmiştir. Analiz sonuçları olağan dışıdır. Bu sonuçlara göre, bu bölgede tanımlanamayan ve bitki örtüsünü öldüren toksik bir madde bulunmuştur.

Söylentilere göre burası UFO’ların iniş yapmak için kullandığı bir alanmış ve bu toksik madde yakıt kalıntısı olabilirmiş. Bu bölgenin yakınlarda bir UFO fotoğrafı çekilmiş.

Yıllar geçtikçe görülen vakaların sayısı arttı. Yerliler bu bölgede tamamen köklerinden sökülmüş ve ilginç bir şekilde kesilmiş olan bir ağacı keşfettiler. Ağaç uzmanlar tarafından incelendiğinde, dallarında yapılan hassas kesimlerin ileri bir teknoloji ile mümkün olabileceği belirtildi. Fakat resmi makamlar tarafınca bu iddia doğrulanmadı.


Son güvenilir UFO kaydı 2002’de bir binanın en üst katında yaşayan iki Cluj vatandaşı tarafından çekildi. UFO’yu yaklaşık 27 saniye filme aldılar  ve yaklaşık 50 metre uzunluğunda parlak bir nesne olarak nitelendirdiler.

Bildirilen tüm bu paranormal olaylar Hoia Baciu Ormanı’nı Dünyanın en gizemli alanlarından birisi yapıyor.  Bilim bu bölgedeki olayları halen açıklayamıyor ve  çeşitli söylentiler buranın bir uzaylı üssü olduğu fikrini öne sürüyor.

Sizce gerçekten bu olaylara uzaylılar sebep oluyor olabilir mi?  

Dünya üzerinde belirli mistik alanlar olduğunu biliyoruz, Ejderha üçgeni de bu alanlardan birisi. Yıllar boyunca bu bölgede paranormal olaylar yaşanmış Bölgeye giren gemiler esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuş. Gizemli olaylar yaşanılan bu bölgede bir çok geminin batık enkazı bulunuyor.

Ejderha Üçgeni

Dünya‘da üzerindeki denizlerde bir çok gizeme sahiplik yapan bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgelerde kaybolan ve daha sonraları hayalet gemi olarak anılacak olan bu gemilerin hikayeleri dilden dile anlatılmıştır. Bu bölgelerin en ünlüsü Bermuda Şeytan üçgeni olasa da en az bu bölge kadar gizemli bir yer daha var. Ejderha Üçgeni olarak da bilinen Şeytan Denizi, dünya çapındaki sularda denizcilerin kabuslarından biridir.

Pasifik Okyanusu’ndaki Japon sahillerinin yakınında bulunan Şeytan Denizi (Japonca’da Ma-no Umi), dünyanın dört bir yanında bulunan on iki gizemli bölgeden biridir. Bu bölgelerde daha güçlü girdaplar oluşur ve gezegenin elektromanyetik dalgaları daha güçlüdür. Adından da anlaşılacağı gibi Ejderha Üçgeni Japonya ile Bonin Adaları arasında bir üçgen olarak uzanmaktadır.

Ejderha Üçgeni coğrafi olarak, Tokyo’nun yaklaşık yüz kilometre güneyindeki Japon adası olan Miyake’nin etrafında yer alır. Ancak, bazı otoritelere göre bu bölgenin kesin konumu burası değildir. Bu sebeple Şeytan Denizi’nin kesin konumu günümüzde halen bir tartışma konusudur. Şeytan denizi resmi olarak haritaya dahil edilmediğinden, bu kötü suların gerçek büyüklüğü ve çevresi bilinmemektedir.

Ayrıca bu bölge Pasifik Bermuda Üçgeni olarak da adlandırılmıştır. Bu okyanus bölgesi tarihsel kayıtlara göre yüzyıllardır var olmaktadır. Bölge, gemilerin açıklanamayan bir nedenle kaybolmasından dolayı son yıllarda haber olmuştur. Söylentilere göre Ejderha üçgeni en güçlü gemileri bile ortadan kaldırabilecek güce sahiptir.

Ejderha Üçgeni ve Tarihsel olaylar

Moğol İmparatorluğunun beşinci Büyük Hanı ve Cengiz Han’ın torunu olan Fatih Kubilay Han’ın 1274 ve 1281 yıllarında Japonya’yı fethetmeye çalıştığı söylenir. Ancak iki defa denemesine karşın, Ejderha Üçgeninde 40.000 mürettebatını kaybettikten sonra başarılı olamamıştır.

Kubilay Han ve ordusu Japonya’yı işgal etmekten vazgeçtiği için o dönem Japon halkı bu bölgede olan olayların Tanrıdan gelen bir hediye olduğuna inanıyordu. Bu bölge etrafında dalış yapan Japon arkelogları ve dalgıçları hikayeyi doğrulayan gemi kalıntıları bulmuştur.

Başka hikaye de, 1800’lü yılların başında Şeytan’ın Denizi üzerinde seyreden bir geminin sülietinden bahsediyor. Geminin ince uzun bir yapısının olduğu ve denizin üzerinde hızlı bir şekilde süzüldüğü aktarılıyor. Fakat bu zamana kadar bu geminin kimliği hakkında kesin bir bilgiye ulaşmak mümkün değil.

Özellikle 1940 ve 1950’lerde, Miyake Adası ile Iwo Jima arasında kalan bir alanda Ejdarha Üçgeni bölgesinde onlarca balıkçı gemisi ve beş askeri gemi kayboldu. 1952 yılında Japonya hükümeti, kaybolan gemilerin araştırılması için bölgeye Kaio Maru No.5 adında bir araştırma gemisi gönderdi. Bununla birlikte, bölgeye bir çok araştırma gemisi gönderildi.

Şeytan denizine araştırma için giden gemiler batan gemiler ile aynı kadere mahkum oldu. Kaio Maru No.5 araştırma gemisinin enkazı olaydan yıllar sonra bulundu fakat mürettebatı hiç bir zaman bulunamadı. Bu olayı takiben, Japon hükumeti bu bölgeyi deniz seferi ve mal taşımacılığı için tehlikeli olarak ilan etti. Son olarak bu bölge için yapılan tüm araştırmalar iptal edildi ve bölgeye girişler yasaklandı.

Ejderhanın Hikayesi

Şeytan denizi için kullanılan Ejderha teriminin kökeni Çin masallarına dayanır. Bu masallara göre, denizin altındaki ejderhalar karınlarını doyurmak için gemilere saldırırlar. Bu masallar, M.Ö. 1000 döneminden çok önce ortaya çıkmıştır. Fakat günümüze kadar uzanan bu efsanenin bölge için isim olarak kullanılması kaçınılmaz olmuştur.

Benzer şekilde, Japonca adı “Ma-No Umi” yani Şeytan Denizi olarak bilinen bu bölge, paranormal olayların ardından yerel halk arasında bu isme layık görülmüştür . Şeytan Denizi’yle ilgili batıl inançlar günümüzde de devam etmektedir. Japonlar bu bölgenin şeytan tarafından ele geçirildiğini düşünmektedir.

Peki, Gerçekte Neler oluyor?

Şeytanın Denizi’nin efsanelerini ve gizemli olayları bilimsel açıdan bir çok kez incelendi.

Sözde paranormal olayları inceleyen Ivan Sanderson gibi akademisyenler gemilerin yok olmasına sıcak ve soğuk akıntıların oluşturduğu etkilerin neden olduğunu öne sürdüler. Bilim adamlarına göre bu akıntılar bölgedeki elektromanyetik alanı bozarak gemileri denizin dibine çekiyordu.

Bir başka hipotez ise, bölgede bulunan su altı yanardağlarının gemilerin batmasına neden olduğuydu. Bu yanardağlardan çıkan patlamalar, gemileri ve içerisindeki mürettebatı suyun dibine çekmiş olabilirdi. Bilim adamları bu bölgedeki sismik faaliyetlerin fazla olduğunu ve bu sebeple bölgede aniden ufak adaların oluşup kaybolduğunu tespit ettiler.

Başka bir bilimsel araştırma, üçgende meydana gelen anomalilerin çevresel bir olayın sonucunda olduğunu söylemektedir. Araştırmacılar, bölgenin deniz tabanında metan hidrat olduğunu keşfettiler. Metan hidrat bileşiği patlarsa, su yüzeyine katı parçalar fırlatabilir. Bu parçalar bir gemide delik açabilir ve onu kısa sürede batırabilir.

1989’da Amerikalı yazar ve paranormal aktivite kuramcısı Charles Berlitz, Şeytanın Denizi’ndeki paranormal faaliyetler hakkında ayrıntılı araştırmalar yaptıktan sonra, Ejderha’nın Üçgeni adlı bir kitap yazdı. Ona göre, bu denizde ‘kötülük’ olması sebebi ile kazalar yaşanmaktaydı.

Pasifik Bermuda Üçgeni birçok teori ve öneriye açıktır. Ancak tüm bilimsel çalışmalara rağmen bu bölge yıllardır gizemini korumaktadır.

Gizemli olaylar için son örneğimiz Bodom’un çocukları olarak bilinen Bodom Katliamı. Bu olayda esrarengiz bir şekilde cinayete kurban giden 3 arkadaşı konu alınıyor. Bu kişilerin nasıl yada ne tarafından öldürüldüğü henüz çözülmüş değil.

Bodom Gölü Katliamı

Bodom Gölü – Finlandiya’da 5 Haziran 1960’da Espoo olarak bilinen küçük bir bölgede, başkenti Helsinki’den 22 kilometre uzaklıktaki Bodom Gölü kıyılarında dört genç ölü bulundu. Sabah 4 ile 6 arasında biri ya da bir şey, Finlandiya tarihinde sadece bir kurtulanı ve en büyük çözülmemiş cinayet gizemini bırakarak onları bıçakladı ve öldürdü.

Bodom Gölü Kurbanları

4 Haziran 1960’da, 15 yaşındaki Maila Irmeli Björklund ve Anja Tuulikki Mäki ile 18 yaşındaki erkek arkadaşı Seppo Antero Boisman ve Nils Wilhelm Gustafsson, Fin Espoo kenti yakınlarındaki Bodom Gölü’nün kıyısında kamp yapmaya gitti. Ama masum bir kamp gezisi olarak başlayan bu gezi tam olarak bir korku filmine dönüştü. Ertesi sabah saat 6:00 civarında, bu bölgenin yakınlarında kuş gözlemciliği yapan bir grup genç erkek, gençlerin kamp alanındaki parçalanan çadırdan uzaklaşan sarışın bir adamı gördüğünü söylüyordu. Ancak gençlerin cesetleri saat 11.00’den sonra, Risto Sirén adındaki bir koşucu tarafından tesadüfen bulundu. Böylece, Finlandiya tarihindeki en büyük ve gizemli cinayet keşfedilmiş oldu.

AnjaTuulikki Mäki ve Seppo Antero Boisman’ın cesetlerinin her ikisi de, katilin görünüşte bıçakla parçaladığı çadırın içerisinde bulundu. Maila Irmeli Björklund çadırın üstüne uzanmış vaziyette ve belden aşağısı çıplak bir şekilde bulundu. Diğer kurbanlara göre Maile Irmeli öldürüldükten sonra defalarca bıçaklanmış ve vücudunda derin kesikler oluşmuştu. Maile Irmeli’nin Erkek arkadaşı Nils Wilhelm Gustafsson da çadırın dışında bulundu. Beyin travması dahil olmak üzere çeşitli yerlerinden yaralanmıştı fakat polis olay yerine ulaştığında hala hayattaydı. Gustafsson, saldırı hakkında hiçbir şey hatırlamadığını iddia eden ve katliamdan kurtulan tek kişiydi.

Katil cinayetleri işledikten sonra kurbanlara ait olan birkaç kıyafet, kişisel eşya ve paralarını çalmıştı. Gustafsson’un ayakkabıları ve çalınan kıyafetlerden bazıları, olay yerinden yaklaşık bir kilometre uzakta bulundu. Cinayet silahlarıyla birlikte diğer kişisel eşyaların birçoğu asla bulunamadı.

Bodom Gölü Katili Kim?

Suçun ortaya çıktığı yıllarda polisin elinde çok az sayıda şüpheli vardı, ancak özellikle üçü üzerinde şüpheler yoğunlaşmıştır.

Bunlardan ilki kioskman” takma adıyla bilinen Karl Valdemar Gyllström’dır. Gyllström, çadır kuran kampçılardan nefret eden sert bir adamdı. Gyllström sarhoş olduğu sırada bir komşusuna, Bodom Gölü cinayetlerini itiraf etti. Ancak, polis, cinayet sırasında evde onunla birlikte uyuduğunu iddia eden karısını sorguladıktan sonra soruşturmayı durdurdu.

Gyllström’un cinayetlerden sadece birkaç gün sonra ön bahçesinde bir çukur kazdığı görülmüştü. Pek çok insan bu çukurun cinayet silahlarının ve diğer kayıp eşyaların gizlendiği yer olduğuna inanıyor, ancak polisin araştırmaları sonucunda ev çevresinde herhangi bir ize rastlanmadı. Gyllström 1969’da kendini Bodom Gölü ‘nde boğdu. Karısı ölümünden önce vermiş olduğu ifadenin yalan olduğunu ve kocasının o gün evde olmadığını itiraf etti.

Gyllström’un ölümünden sonra şüpheler başka bir adamın üzerinde yoğunlaştı; Hans Assmann. İddia edilene göre Assmann bir KGB casusu ve eski Nazi’ idi.  Hans Assmann, olaydan sonraki 6 Haziran 1960 sabahı polisin dikkatini çekti. Assmann Helsinki Cerrahi Hastanesi’ne geldi, tırnakları kirlenmiş ve elbiseleri kırmızı lekelerle kaplanmıştı. Hastane personeli, çok gergin ve saldırgan davrandığını ve hatta bilincini kaybettiğini söyledi. Kısa bir sorgulamadan sonra başka bir delil elde edilemediği için polis Assmann’ı takip etmedi.

Bu şüpheli hastane ziyaretinin yanı sıra, Assmann cinayetlerle ilgili bir haber raporu gördükten hemen sonra uzun sarı saçlarını kesti. Bu hem gözlemci gençlerin bahsettikleri adam profiline uyuyor hem de Nils Wilhelm Gustafson’un daha sonra hipnoz altında katil hakkında doğruladığı bir nitelik olma özelliğini taşıyordu.

Assmann’ı inceleyen doktorlardan birisi onunla ilgili üç kitap yazmıştır. Eski dedektif Matti Paloaro, beş diğer çözülmemiş cinayetle Assmann’in ilişkisi olduğunu ileri sürmüştür. Assmann 2004 yılına kadar halkın gözünde en popüler şüpheliydi. Fakat araştırmacılar 44 yıl sonra Bodom Gölü davasını yeniden açmaya karar verdiler.

Bodom Gölü – Süpriz Şüpheli

Gelişen ileri teknolojiler sayesinde bulunan ayakkabılar üzerinde yeni deliller tespit ettiler. Ayıca yakınlarda kamp yaptığını iddia eden bir kadının ifadesi şaşırtıcı bir şüphelinin tutuklanmasına yol açtı: Olayın tek kurtulanı olan Nils Wilhelm Gustafsson.

Soruşturmaya göre o gece sarhoş olan Gustafsson, kız arkadaşı Maila Irmeli Björklund’u kıskançlığa bağlı öfke ile katletti. Bu özellikle Maila Irmeli’nin vücudunda olan yaraları açıklıyordu. Daha sonra diğer iki genci tanıkları ortadan kaldırmak için öldürdü ve kendini yaraladı.

Mahkemede savunma, Gustafsson’un kendisini yaralamış olmasının imkansız olduğunu belirtti. İlk başta bir yıl mahkum olduktan deva temyize gitti ve Gustafsson hakkında beraat kararı verildi. Bu karara rağmen Gustafsson, birçok kişi tarafından halen suçlu olarak görülüyor.

Bir muhabirin ‘ Hiçbir şey hatırlamıyorsanız, masum olduğunuzu nasıl hatırlıyorsunuz?’ sorusuna; “Ben sandığınız kadar masum değilim” diye yanıt verdi. Gustafsson’un tüm suçlamalardan beraat etmesi ile birlikte Bodom Gölü katliamının hiçbir zaman çözülemeyeceği düşünülüyor.

Bu yarım yüzyıldır devam eden bir gizem ve yerel bir efsaneye dönüşmüş durumda. Muhtemelen kamp ateşi başında bir korku hikâyesi olarak yıllarca anlatılacak.

Dünya üzerinde neredeyse her gün paranormal olaylar rapor edilmektedir. Sizler için hazırladığımız ve tarihsel verilere dayanan bu 13 olay gerçekten en gizemli hikayeler arasında yer almayı hak ediyor. Sizce de öyle değil mi?